Boys Of Bosphorus - Biz Çengelköyüz
 
 
ANKET
Sizce bu sene kulübümüz Süper Amatör kümede başarılı olur mu ?
 
  • Evet başarılı olur
  • Hayır başarılı olamaz
  •  
ÇENGELKÖYÜM SEN BANA BABAMDAN KALAN MİRAS DEĞİL OĞLUMA OLAN BORCUMSUN
1- Çengelköy tarihi
1-1- Bizans dönemi
1-2- Osmanlı Dönemi
1-3- Evliya Çelebi’den Çengelköy
1-4- Çengelköy ve Kule
1-5- 18. yüzyılda Çengelköy
1-6- Çengelköy’de ilk Yahudiler
1-7- Çengelköy’de Ermeniler
1-8- 19. yüzyıl ve Büyük Yangın
2- Çengelköy’de eserler
2-1- Kuleli Asker Lisesi
3- Yalılar
3-1- Sadullah Paşa Yalısı
3-2- Sadullah Paşa
3-3- Abdullah Paşa Yalısı
3-4- Köçeoğlu Köşkü
4- Ve diğerleri…
4-1- Hacı Ömer Camii
4-2- Şeyh Ahmet Efendi Tekkesi
4-3- Aya Yorgi Kilisesi
4-4- Çengelköy Meydanı
4-5- Günümüzde Çengelköy


Çengelköy tarihi
Çengelköy ismi hakkında birkaç rivayet vardır. Bölgenin 15. yüzyıldaki durumu ile ilgili fazla bilgi bulunmamasına rağmen, İstanbul’un fethi hazırlıkları sırasında Fatih’in Çengelköy sahillerine geldiği ve gördüğü Bizans’tan kalma gemi çengelleri (çıpalar) nedeniyle buralara önceleri “Gemi Çengeli” şeklinde isim verildiği, daha sonraları sadece “Çengelköy” olarak anılmaya başlandığı söylenir.

Bir diğer rivayete göre ise, daha önceleri “çengelçapa” denilen gemi çengellerinin yapıldığı köyün Çengelköy olarak anılmaya başladığıdır. Ayrıca, Osmanlı döneminde gelip bu boğaz köyünde cami yaptıran Çengeloğlu Tahir Paşa’nın semte ismini verdiği de söylenir.

Çengelköy... Adını ister gemi çapalarından alsın, ister derya kaptanlığı yapmış, sadrazamlığa kadar yükselmiş olan Çengeloğlu Tahir Paşa’dan;, Boğaziçi’nin her zaman en güzel köylerinden birisi olmuştur. Günümüzde diğer boğaz köyleri gibi metropolün içinde sıkışmış olsa da kendine has özellikleri korumaya çalışmaktadır

Bizans dönemi
Çengelköy’ün Bizans döneminde dini merkez niteliği ağır basan bir yerleşim yeri olduğu bilinmektedir.  Justinien bugünkü Çamlıca ve Çakal Dağı eteklerinden doğup denize akan Bekar Dere ağzındaki koya, eşi Sophia’nın anısını sonsuzlaştırmak için Sophiani Limanı adını vermekle kalmamış içinde bulunduğu aşırı dinsel heyecanı ile buraya yine Aziz Mikhael ve Aziz Theosyus adlarına kiliseler yaptırmıştır. Daha sonraki Aya Pania Kilisesi de bunlara eklenebilir. 18. yüzyılda buradaki Aya Yorgi Kilisesi’nin tamir edildiğini görüyoruz.

Bizans’ın bu bölgeye verdiği önemi bugünkü Havuzbaşı mevkiinde yaptıkları saraydan, set bahçelerden ve büyük bir havuzdan da anlayabiliriz.

Bu yıllarda Çengelköy civarı liman olarak kullanılsa da daha sonraları gemilerin demir parçaları büyük ihtimalle de köye adını verdiği rivayet edilen gemi demiri işleri yapıldığı sanılmaktadır.

Osmanlı Dönemi
Çengelköy, Osmanlı hükümdarları için en gözde sayfiye ve av yerlerinden olmuştur. 17. yüzyılda iki padişah, IV. Murad ve IV. Mehmed özellikle Çengelköy ile ilgilenmişlerdir. Av merakı meşhur olan Sultan IV. Mehmed için Çengelköy ormanları iyi bir av sahası idi. Avlanmak dışında, Beylerbeyi’ne doğru uzanan Istavroz Bahçesi’ne de düşkün olan padişahlar Çengelköy ile birlikte anılan meyveler için de buralara gelirlermiş. Silahtar Mehmed Ağa Tarihinde yazılanlara göre:

“Recebin on üçüncü Çarşamba günü (3 Mayıs 1689) Padişah Hazretleri (IV. Mehmed) Tersane Bahçesi’nden Üsküdar Bahçesi’ne göç ettiler. Kiraz faslı olduğundan oradan Istavroz Bahçesi’ne nakledip Istavrozlunun ve Çengelköylünün kirazlıklarını (o mevsim için bahçelerin bütün kiraz ürünü), sahiplerinin rizaları ile alıp sekiz gün halvet edip bağ sefaları ettiler.”

Çengelköy’de İstanbul’un fethinden sonraki dönemlerde de hasbahçe yöresinde Rum kökenli aileler yaşıyordu. Kandilli ve Vaniköy’deki hasbahçelerle karşılaştırıldığında Çengelköy’deki bahçenin daha küçük olduğunu görüyoruz. Mevacip defterinde bahçenin adı Çengelköy’deki Kütel Hasbahçesi (kutel=kuteh=küçük) olarak geçmekte. Hasbahçe özellikle IV.  Murad zamanında geliştirilmiş. Bu bahçe içerisinde yer alan güzel ve bakımlı bir köşkte, Ege bölgesinde nüfuz sahibi olan İlyas Paşa isimli bir paşanın IV. Murad’ın emri ile kafasının kesildiği söylenir.

Evliya Çelebi’den Çengelköy
17. yüzyıla kadarki dönem hakkında pek fazla kaynak olmamasına rağmen Çengelköy bu yüzyıldan sonra başta sadrazamların, padişahların olmak üzere, Boğaz’ın pitoresk değerini fark eden  sanatçıların da gözde mekanlarından olmuştur. Evliya Çelebi bu dönemde Çengelköy için şunları yazmış:

“…Köy leb-i deryada olup arka tarafı bağlı bahçeli hiyabanlardır ki tavsifinden dil acizdir. Ahalisinin çoğu Rum’dur. İslamları azdır. Lakin sarayları, bahusus içindeki Hasbahçe gayet mükelleftir. Tumturaklı, revnaklı (renkli, pırıl pırıl) bir bağ-ı iremdir. Fakat Allah-u alem bu bahçenin talihi Merih burcuna tesadüf etmiştir…Lakin köy mamur, şirin bir rıbte-i mahbube’dir (bağlayıcı güzel). Cümle tahtani, fevkani (üst katı olan), kagir binalı üç bin altmış kadar evleri vardır. Sahilinde bir de küçük cami vardır. Çarşısından geçilerek (İmparatorluk) İstavroz Bahçesi’ne gidilir.”

Evliya Çelebi’nin bahsettiği Rum ahali 1960’lara kadar köy nüfusunun çoğunluğunu oluşturmuştur. 3000 ev rakamı o tarihler için biraz abartılı gelse de 17. yüzyıl ortalarında Çengelköy’ün, Üsküdar’dan sonra bu kıyının en büyük yerleşimi olduğu unutulmamalı.

Çengelköy ve Kule
Kanuni Süleyman bugünkü Kuleli Askeri Lisesi’nin bulunduğu çevrede Cihannuma Kasrı veya Kule Kasrı olarak anılan bir kasır yaptırmıştır. 1650 senesindeki Boğaziçi’den bahseden Jean de Thevenot, dünyanın en güzel yerlerinden biri olarak kabul ettiği Boğaz ile sahil boyunca sıralanmış yalı ve bahçelerden söz ederken, bu mevkide gayet güzel bir kule olduğundan bahseder.

Çengelköy ile Vaniköy arasındaki bu kasrın her katında, Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre, havuzlar ve birbiri ardına dizili çok sayıda oda bulunurdu. Kule bahçesinin dışında bir mescit, bostancı odaları, padişahın savaşta ve avda kullandığı köpeklerin yetiştirilip bakıldığı bir samsonhane (seksonhane) vardı. Ne yazık ki Sultan III. Ahmed zamanına gelindiğinde kasır harap olmuş bulunuyordu. Bir rivayete göre de Damat İbrahim Paşa, bu sarayın taşlarını Kağıthane’ye naklettirerek kendi sarayının inşasında kullanmıştır.

Eski yazarlar Çengelköy’ün kirazı kadar ayvasının da ünlü olduğunu yazarlar. Bu meyveler büyük bir Pazar kayığı iskelesi ile kente gönderilir ve bu iskeleden yine köyün ihtiyaçları karşılanırdı. Bu iskele özel kayıkları ve kayıkçıları olmayan insanların da ulaşımını sağlıyordu.  Eski yazarların Fatih döneminden kaldığını söyledikleri Hacı Ömer Camii’nin bu sıralarda kurulmuş olması büyük ihtimal. Ayrıca bu dönemde Aya Yorgi Kilisesi de harap bir durumda olmakla beraber Rumların ibadetleri için kullanılmaktadır.

18. yüzyılda Çengelköy
18. yüzyılda Çengelköy, diğer boğaz köyleri gibi değişme ve gelişme sürecine girmiştir. Bu tarihler Lale Devri’ni yaşamakta olan İstanbul için de büyük savaşların ardından rahatlık ve gösterişli yaşam dönemidir. 1720 yılında Boşnak asıllı Kara İbrahim Paşa’nın oğlu Kaymak Mustafa Paşa kendi adına yanındaki çeşmesiyle birlikte bir cami ve güzel bir bahçe yaptırmıştır. Bu bahçenin o dönemdeki güzelliği dillere destandır. Kaymak Mustafa Paşa çeşmesi kitabesinde yazanları  Kolağası Mehmed Raif, “Mir’at-ı İstanbul” adlı eserinde bakın nasıl aktarmıştır:

“Du-a-güy-ı kemine bende Asım dedi tarihin
Bu vala çeşmeyi yaptı Kapudan Mustafa Paşa”

Paşa’nın Beylerbeyi sınırına yakın yerde yaptırdığı sahilsarayı özel bir isimle anılmakta: “Ferahabad Sahilsarayı”. Lale bahçeleri, havuzları, fıskiyeleri ile eşine az rastlanır bir sahilsarayı. Ancak bu dönemin bu görkemli yapılarına isim veren Kaymak Mustafa Paşa da III. Ahmed döneminin ünlü kişilerinden Damat İbrahim Paşa gibi Yeniçeriler tarafından öldürülecektir.

Ölümünden sonra da yaptırmış olduğu bahçe büyük olasılıkla yerleşime açılmıştır. Bu tarihlerde (1730-1755) I. Mahmud’un ara sıra konuk olduğu bilinen Küçük Ali Efendi Yalısı, Çengelköy sahilindeki yerindedir. Küçük Ali Efendi 1776’da vefat etmiş olan bir din adamı. Yalının izine de yüzyıl sonunu anlatan Bostancı Defterleri’nde rastlama imkanı yok. Bu dönemin önemli kişilerinden bir diğeri III. Ahmed’in kızı, ünlü tarihçi Süleyman İzzet Efendi’nin annesi Hatice Sultan. 1710’da doğan ve kısa yaşamını 1739’da sonlandıran Hatice Sultan’ın da Çengelköy sahilinde, iskelenin yanında kendi adıyla anılan bir yalısı var. Ancak 18. yüzyıl sonlarına doğru bu yalıyı da yerinde göremiyoruz.

Ayrıca bir zamanlar harap halde olmasına rağmen ibadete açık olan Ayios Yorgios Kilisesi’nin saraydan izinle yapılan onarımı da bu yüzyılda olmuştur. Yapılan bir diğer tamirat da I. Mahmud’un annesi Saliha Sultan’ın, minber ve tuğladan minare ekleterek yaptırdığı Hacı Ömer Camii tamiratıdır. Saliha Sultan bazı evleri de camiye vakfettirmiştir. Bu yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Ermenileri yoğun biçimde Beylerbeyi’ne yerleşmeye başlamışlar, bununla birlikte iskeleden Vaniköy’e doğru kıyı boyunca zengin Ermeni ailelerinin yalıları sıralanmıştır. Çarşı yine oldukça hareketlidir, pazar iskelesi büyütülmüş ve oldukça işlerlik kazandırılmıştır. Geri taraflarda Çengelköy’ün derin vadisindeki tarlaları ve bağları görüyoruz. 19. yüzyıl başında hazırlanan Bostancı Defterlerine göre Çengelköy sahilleri İstanbul’un zenginleri için, giderek önem kazanmaktadır.

Çengelköy’de ilk Yahudiler
Çengelköy’ün kalabalık ahalisinin çoğunluğunu Rumlar oluştururdu. Bazı zengin Yahudiler sahilde yalı sahibi olmuşlar ve bu arada Müslüman-Osmanlılar da buralara yerleşmiştir. 17. yüzyılın ikinci yarısında Çengelköy’de yalı sahibi olan Küpelioğlu Salamon, uzun yıllar evvel İspanya’dan gelip Hasköy’e yerleştirilen ve bu arada zenginleşen bir aileden geliyordu, kışları Hasköy’de, yazları Çengelköy’deki yalısında geçirirmiş. Ayrıca Sultan IV. Mehmed tarafından 1676’da parası verilerek satın alınan bahçe, köşk ve Çakal Dağı sırtlarında bağlık da Salamon’un o dönemdeki mülklerindendi.

Çengelköy’de Ermeniler
18. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Ermenileri’nin, hızlı bir şekilde Çengelköy kıyılarında yerleştikleri ve buralarda yalılar yaptırdıkları gözleniyor. Vaniköy sınırından Çengelköy iskelesine kadar olan yol boyuna, kıyı boyuna zengin Ermeni ailelerinin yalıları dizilmiş durumda. Darphane Sarrafı Kirkor, Şalcı Köçeoğlu Andon (ve Simon), Sırmakeş Artin, Çuhacı Mikel, Simkeş Osep, Aşçı Mardiros… Bu Ermeni ailelerinin hep sanatkar insanlar oluşu elbette gözden kaçmıyor. Marifetleri genellikle kuyumculuk, sarraflık, altın, gümüş ve para. Bu ailelerden bazıları daha sonraları devletin para işlerini yönetecek olan Galata Bankerleri haline geleceklerdir.

Osmanlı Ermenilerinin Çengelköy’e yerleşmesi 19. yüzyılın başlarında tersine dönmüş, Çengelköy’deki Ermeni ailelerinin sayısı hızla azalmaya başlamıştı. Bununla beraber Kapu Çuhadarı Ömer Ağa, Sadrazam Yusuf Paşazade Mahmud Bey, Sabık Mimar Tahir Ağa, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa, Sadrazam Laz Ahmet Paşa aileleri Çengelköy’e yerleşmeye başlamış ve buradaki Türk-Osmanlı nüfusunda kayda değer bir artış gözlemlenmiştir. Bu arada iskelenin Beylerbeyi yönündeki sahil boyunda ise eskiden olduğu gibi Müslüman Osmanlıların, paşaların, devlet ve din adamlarının yalıları göze çarpıyor. Bu da gösteriyor ki Osmanlı’nın önde gelen kesimlerinin Çengelköy’e olan merakı hiçbir dönemde azalmamıştır.

19. yüzyıl ve Büyük Yangın
28 Ağustos 1832 yılında Çengelköy Çarşısı’ndaki Kara İlya adlı bir Rum’un işyerinde başlayan yangın yirmi dükkan ve seksen evi yakarak büyük bir felaket yarattı. II. Mahmud bu felakete uğrayanlara hemen 15 bin kuruş yardım parası gönderdi. Şair Avni bu olay hakkında biraz da kendi şarap severliğinden de dem vurarak;“Meyhaneler yandı, zavallı sarhoşlar kendilerini ateşe atsınlar” anlamındaki dizeleri yazmıştır.

İskele artık eskisine göre daha tertipli bu dönemde. Bunun sebeplerinden biri de 1849 yılında kurulan Şirket-i Hayriye ile birlikte daha önceden yapılan Boğaz vapur seferlerinin düzenli hale gelmesidir. İskele meydanında günümüzde de olduğu gibi kahveler, meyhaneler ve küçük gazinolar göze çarpmakta. Bu yüzyıl içerisinde gelişmeler daha hızlı olmakta ve yüzyılın ikinci yarısında Çengelköy daha değişik görüntüler vermektedir. Artık sahilde Şirket-i Hayriye’nin vapurları sık sık göze çarpmakta ve daha az kişi pazar kayıklarını kullanmaktadır. Çengelköy büyümüş ve üç mahalleye bölünmüştür: Asıl Çengelköy, Yukarı Mahalle ve Setüstü Mahallesi. Ev sayısı 600’e çıkmış, bunların 320 tanesinde Müslüman Osmanlılar oturmakta. Artık namı tüm İstanbul ahalisince bilinen meyvelerin artan ticaretinin yanında balıkçılık da artmış. Vaniköy’den İskele’ye kadar uzanan dalyanlarda kılıç balığı avlanmakta.

Çengelköy meydanındaki Rum meyhaneleri de yavaş yavaş gazino olmaya başlamışlardır. Bu dönemin ilginç gelişmelerinden birisi de Stavros Vutares Efendi’nin Çengelköy’de bir basımevi kurarak Yunan dilindeki ilk modern ansiklopediyi, dokuz ciltten oluşan “Lexicon Historias Kai Geographyco”yu yayınlamasıdır.

Çengelköy’de eserler

Kuleli Asker Lisesi
Çengelköy ile Vaniköy arasında bulunan askeri okulun amacı, kara ve hava harp okullarındaki eğitim-öğretimi izleyebilecek nitelikte askeri öğrenci yetiştirmektir.

Okulun temeli, zamanın Mekteb-i Harbiye nazırı olan Emin Paşa’nın, Mekteb-i Harbiye öğrencilerinin bilgilerini yeterli görmemesiyle alınan bir kararla Nisan 1845’de atılmıştır. “Mekteb-i Fünun-ı İdadiye” adıyla açılan okul ortaokul seviyesinde idi ve eğitimi 5 yıldı.

1846-1847 öğretim yılında “Dersaadet Askeri İdadisi” adını alan okul Maçka Kışlası’na taşınmıştır. Kırım Savaşı sırasında Maçka Kışlası’nın müttefiklere tahsis edilmesi üzerine “Dersaadet Askeri İdadisi” Üsküdar Yeni Mahalle’de bir binaya taşınmış, savaşın sona ermesinden sonra 5 Ekim 1856’da Maçka Kışlası’na geri dönmüştür.

1864’de Bahriye, Muhendishane ve Tıbbiye idadileriyle “Umum Mekteb-i İdadi-i Şahane” adı altında Galatasaray Kışlası’nda birleştirilen Dersaadet Askeri İdadisi, burada 1 Eylül 1868’de Mekteb-i Sultani’nin (Galatasaray Lisesi) açılması üzerine, 1872’de Kuleli Kışlası’na taşınmış ve artık “Kuleli Askeri İdadisi” olarak anılmaya başlanmıştır. Balkan Savaşı sırasında bir kısmı Kandilli Kız Lisesi’ne bir kısmı da Beylerbeyi Sarayı’nın yanındaki binalara nakledilmiş, 1913 sonunda yeniden kendi binasına dönmüştür.

İstanbul’un 16 Mart 1920’de İtilaf devletlerince işgal edilmesi üzerine, İngilizler tarafından depo ve transit ambarı olarak kullanılmak üzere boşaltılan bina Ermeni Eytam Mektebi olarak Ermenilere verilmiş, okulun eşyaları ve öğrencileri Kağıthane’de çadırlara yerleştirilmiştir. Maçka’da karakol binasına ve Beylerbeyi’nde Jandarma Okulu binasına geçtikten sonra 1923’te tekrar kendi binasına taşınmıştır. İşgal yıllarında bir çok Kuleli öğrencisi çeşitli yollarla Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katılmışlardır.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla 1924-25 öğretim yılında “Kuleli Askeri Lisesi” adıyla Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanarak sivil lise haline getirilen okul, 1925’te tekrar eski statüsüne döndürülmüş ve bu tarihten itibaren “Kuleli Askeri Lisesi” adını almıştır. II. Dünya Savaşı dolayısıyla 1941’de Konya’ya nakledilen okul, 1947’de tekrar İstanbul’a dönmüştür.

Kışla olarak ampir üslupta inşa edilen bina, 1964’de ahşap kısımları kaldırılmak ve kuleleri yeniden yaptırılmak suretiyle restore edilmiş, 1964-1981 yılları arasında yeni binalar inşa edilerek genişletilmiştir.

Kuleli Askeri Lisesi’nde eğitim-öğretim süresi, 1975-1976 öğretim yılından itibaren birinci yılı hazırlık sınıfı olmak üzere 4 yıla çıkarılmıştır.

Yalılar

Sadullah Paşa Yalısı
Günümüze kalmış en eski yalılardan olmasının yanında, cephe oranlarındaki kusursuzluk da bu yalıyı önemli kılmaktadır. Yalının Sadullah Paşa’nın kendisinden daha eski, 1770’lerden kalma olduğu tahmin edilmekte. İki katlı yalının ikinci kat çıkmaları eli böğründelerle desteklenir. Geleneksel Türk konutlarında olduğu gibi, iki katında merkezi sofalar ve köşelerde kapıları sofaya açılan sekiz oda vardır. Üst kattaki sofa ise beyzi ve kubbelidir. İçindeki süslemeler, tavan ve duvar resimleri görülmeye değerdir.

350 m2 yüzölçümündeki yalı, barok iç plan üzerinde geleneksel Türk yapı tarzında inşa edilmiştir. Planın ana şemasını boğaza paralel olarak yerleşmiş uzun bir mihver üzerinde karşılıklı iki merdiven ve bu boşluğa açılan 8 oda ve iki eyvan oluşturmaktadır. Merdiven yerleri sofadan kapılarla ayrışmış olup; sofadan görünmekte ve sofanın şekli üzerinde etki yapmamaktadır. Yalıda en dikkat çeken unsurlardan birisi de mermer işçiliğine benzeyen tahta oymalardır.

Üst sofanın biçimi ve kubbesi, barok üslubunda ve oval olmakla beraber, kubbe yine de Türk otağındaki gibi şemsiye şeklinde, ahşap bir iskelet üzerine kurulmuştur. Gök mavisi rengindeki kubbenin süslemeleri de otağ perdelerine ve iplerine benzer. Kubbe göbeği oymalı tahtadandır.  Yalının dört köşesinde bulunan odalarda, manzaraya bakan yan yana beşer pencereli  cephe boyunca klasik Türk üslubunda sedirler dizilidir. Her odanın pencerelerine karşı gelen duvarda, yüklüklerle kavuklukların ortasında merkezi birer hücre vardır. Odaların her birinde o devirde yapılan şekilde nişler ve zamanında yapılmış nakışlar bulunur. Bunların arasında şimdiki Topkapı Sarayı ile Sarayburnu arasına yapılmış olan ilk Topkapı Sarayı’nın bir resmi vardır. Odalardaki nişlerin büyük olanlarında o zamanın İstanbul manzaralarını gösterir resimler vardır.

Sedad Hakkı Eldem’in ifadesiyle, “Boğaziçi’nin bu boyda en mamur ve en eski yalısıdır. Beyzi sofası ve nakışlı odaları, bahçe içindeki durumu örneksizdir.”

Sadullah Paşa Yalısı’nın ilk sahibi saray hizmetkarlarından Darüssaade Ağası Mehmed Ağa’dır. Daha sonra yalı Koca Yusuf Paşa’ya geçer. Bina uzun süre Koca Yusuf Paşa ailesinin elinde kalır. Paşa yaşlılığında sadrazamlıktan ayrılmak isteyince III. Selim onu azleder. Tarihçi Cevdet Paşa, Yusuf Paşa’nın padişahın başına gelecekleri sezdiği için istifa ettiği yorumunu yapar. Ama padişah 1805’teki bu istifadan sonra 1808’deki Kabakçı Mustafa ayaklanmasına kadar saltanatını sürdürdü. Yusuf Paşa ise kendisi bu olayı göremeden öldü.,

Bostancıbaşı  defterinde, yalı, Yusuf Paşa’nın karısı Hanife Hatun’un mülkü olarak görülüyor. Hanife Hatun’un kızı Emine Hanım, Kaptan-ı Derya Seydi Ali Paşa ile evleniyor ve bu yalıda oturuyorlar. Seydi Ali Paşa öldükten sonra Emine Hanım oğlu Hamdi Paşa ile yalıyı paylaşmaya devam ediyor. Hamdi Paşa da, Berberbaşı Hüseyin Ağa’nın kızı Fatma Rehna Hanım ile evleniyor. Babadan kalma serveti idare edemeyen Osmanlı paşalarından olan Hamdi Paşa, Bağdat valisi olmuştur. Ancak bir sarrafa borçlanıp borcunu ödeyemeyince yalıyı satışa çıkarmış ve Ayaşlı Esat Muhlis Paşa da 1851’de yalıyı satın almıştır. Sadullah Paşa, Esat Muhlis Paşa’nın oğludur.

Sadullah Paşa
Esat Muhlis Paşa, Ayaş Müftüsü Hasan Efendi’nin oğluydu. İyi bir devlet adamı olmasına rağmen oğlu Sadullah Paşa onu aşmıştır. Sadullah Paşa Ünlü Tercüme Odasında yetişmiş, Maarif Müsteşarlığı dahil bazı önemli devlet görevlerinde bulunmuştu. V. Murad tahta çıktığında görüşmek üzere kendi kayığını göndererek Sadullah Paşa’yı saraya çağırttı, Mabeyn başkatipliğine getirdi. Paşa’nın yıldızı bu şekilde parlar gibi olsa da V. Murad yerini kardeşi Abdülhamid’e bırakınca, Abdülhamid ağabeyinin bu gözdesini çevresinde istemedi. Paşa önce Filibe’de bir konuyu incelemek üzere Bulgaristan’a gönderildikten sonra Berlin’e sefir tayin edildi.

Abdülhamid’in tahta çıkışından az sonra ünlü “93 Harbi” patlak vermiş, bunun sonunda imzalanan ateşkes ile Ruslar o kadar kazançlı çıkmışlardı ki, Rusya’nın bu durumundan rahatsız olan Britanya diplomatik bir savaş başlatarak konuyu Berlin Konferansı’na taşıdı. Böylece Berlin sefiri olan Sadullah Paşa da yeni antlaşma sürecine katılmış oldu. Macar asıllı Müşir Mehmed Ali Paşa ve Hariciye Nazırı Karatodori Paşa ile birlikte Berlin Antlaşması’nı imzaladı. Sadullah Paşa ile birlikte antlaşmaya imza atan paşalar, Abdülhamid tarafından, Osmanlı’nın etnik ve dini ayrımcılık yapmadığını kanıtlamak için özellikle seçilmişti. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti rahat bir nefes alırken İngiltere ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yeni avantajlar kazanmıştır.

Sadullah Paşa’nın öteki yönü, şairliği, Abdülhamid’in kendisinden hoşlanmamasının belki de bir diğer sebebidir. Sadullah Paşa Osmanlı edebiyat tarihinde maddeci ve pozitivist denebilecek fikirleri şiirde ilk savunan kişiydi. Lamartine’den yaptığı “Göl” şiiri çevirisinden başka, uzun, didaktik ve felsefi “Ondokuzuncu Asır” şiiri ile edebiyat tarihine geçmiştir. Bu şiirinde aklı ve bilimi, teknoloji ve ilerlemeyi yüceltir. Bir Osmanlı aydını olan Sadullah Paşa bu maddeci ilerlemeyi de İslamiyet’in doğrulanması olarak değerlendirir. Ancak bu kadar maddecilik bile Osmanlı muhafazakar maneviyatçılığının yanında radikal kalmaktadır.

Abdülhamid, Paşa’nın kısa bir süre dahi İstanbul’a gelmesini engeller ve 1883’te bu sefer Viyana elçiliğine tayin eder. Sadullah Paşa 1891’de havagazı ile intihar eder. Sadullah Paşa Viyana’daki sefarette havagazıyla kendine kıyarken karısı Necibe Hanım Çengelköy’deki yalıda onun dönmesini bekliyordu.

Necibe Hanım, Ankara Valisi Vecihi Paşa’nın kızıydı ve çok genç yaşta Sadullah Paşa ile, onu çok severek evlenmişti. Bir Osmanlı hanımına yakışan tevazu ve sabırla kocasının yarı-sürgün görevinden geri gelmesini bekliyordu. Kocası yerine ölüm haberi gelince Necibe Hanım akli dengesini kaybetti. Paşa’nın ölümüne inanmadı ve hep Paşa’nın gençliğinde kendisine yakıştığını söylediği pembe renkte elbiseleri giydi. 1917’de, seksen yaşında öldüğünde ev halkı ve komşular onu bahçede bir hayalet gibi dolaşırken pek çok kez görmüşlerdi. Sadullah Paşa ise eşine bu kadar da sadık değildi; Berlin Sefareti’nde çalışan, intiharına da sebep olduğu söylenen bir Alman hanımla ilişkisi vardı.

Necibe Hanım ölünce oğulları aile açısından pek de hayırlı olmayan bu yalıyı uzaktan akrabaları Mimar Ferit Tek’e sattılar. Ferit Tek yalının bir kısmını restore ettirdi ve bu arada selamlık bölümünü yıktırdı, harem bölümünü muhafaza etti. Onun kızı Emel Esin ile kocası eski büyükelçi Seyfullah Esin yalıyı vakıf mülkü haline getirdiler. Vakıf mülkü olan yalı, bakılması ve korunması amacıyla Ayşegül Nadir’e (Tecimer) kiralandı.

Abdullah Paşa Yalısı
Çengelköy’ün ve Boğaz’ın en güzel yalısından sonra bir diğer güzel ve ilginç yalı olan Abdullah Paşa Yalısı’na gidelim. Esas adının Hamdullah olduğu sanılan Abdullah Paşa, Çengelköy’ün yerlisidir. Babası Safranbolu’dan gelip buraya yerleşen “Yalnızkürek” Ali Dayı’dır.

Yoksul bir aileden gelen Abdullah Paşa ilkin hamlacı olarak Bostancı Ocağı’na yazılıyor, burada yavaş yavaş yükseliyor ve sonunda, 1808’de Bostancıbaşı oluyor.

Asayişle uğraşan bir ocak olan Bostancı Ocağı’nda Abdullah Paşa sert ve otoriter bir disiplin kurmuştur. Ekrem Koçu bu disiplini “ Vak’anüvislerin” o devri tasvir eden diliyle, “Abdullah Ağa erazil ve hayta güruhunun anladığı dili pek iyi bildiğinden gürleyen sesi, hiddet, şiddet ve heybeti ile şehir eşkıyasını pençe-i kahrında titretmiş ve halk arasında büyük bir şöhret kazanmıştır” şeklinde anlatmaktadır.

Paşa daha sonraları sağlık nedenleriyle işini bırakıp bu zamana kadar yaptırdığı Çengelköy’deki yalısına çekilmiştir. Ancak Abdullah Paşa’nın kendi istediği bu emeklilik fazla sürmemiş, bir yıl kadar sonra Sipahi Ocağı’nın Silahtar Bölüğü Ağalığı’na terfi edilmiştir. Bu yıllarda padişah olan II. Mahmud, güvendiği adamları önemli görevlere getirirken düşünmüş olmalı bu tayini. Bundan bir yıl kadar sonra Kaptan-ı Deryalığa yükseltilen Abdullah Paşa, artık adıyla birlikte anılacak olan “paşa” unvanını da  bu terfi ile almıştır. Bundan sonra da sadrazamlığa getirilen Abdullah Paşa’nın sadrazamlığı fazla uzun sürmemiştir. Tophane’de çıkan bir yangında nefer gibi çalışırken duvardan düşmüş ve tedavi için gittiği İzmit’te ölmüştür.

Abdullah Paşa’nın varisleri, oğulları Hasan Paşa ve İzzet Bey, sonra onların kızları Zeynep, İsmet, Hanife, Nazire Hanımlar. Yalı böylece 1907’ye kadar Abdullah Paşa ailesinin elinde kalıyor. Orhan Erdenen’in verdiği tarih 1911 olsa da sonunda yalı Yordan Pavlidis adlı bir Rum tarafından satın alınıyor. Ancak 19. yüzyıl sonlarında yalıya, II. Abdülhamid zamanında, çeşitli resmi görevlerde bulunan “köse” lakaplı Raif Paşa sahip olmuştur. Nitekim DGSA’daki röleve “Raif Paşa Yalısı” olarak kayıtlıdır.

Yordan Pavlidis yalıyı önce yıktırmak istemiş ama sonra vazgeçip günümüzde cephede mevcut olan iki odayı eklettirmiştir. 1946’da ölünce yalı çocukları Zoi, Magdelini, Doreteos ve Pavli’ye kalmıştır.

Şimdileri onarımı bir türlü tamamlanamayan yalının ahşap-bağdadi duvarları 1980 yılından itibaren betona dönüştürülmüş, dışı yine ahşap kaplanmaya başlanmıştır. İki katlı yalının alt kısmında mahzen olarak kullanılan bir subasman katı bulunmakta. Yapının cephesindeki asimetrik oranlama Yordan zamanında eklenen iki oda ile oldukça belirginleşmiş ve cephe oranları tamamen bozulmuştur. Genel bir bakışla plan şeması olarak da diğer geleneksel tarzdaki yalılardan farklıdır. Haremlik ve selamlık programındaki tutarsızlık kadar esas sofanın köşegenli ucu ve eyvan yerleşimindeki zorlamalar da gözden kaçmıyor. Bütün bunlara rağmen baş oda ve kış odası oldukça özgün bir biçimdedir.

Çıkma odaların eklenmesi deniz yönünde, bahçe girişi yanına eklenen zemin kat, arkadlı 1. katın salon köşkü plan şemasını tamamen bozmuştur. Bu eklemeler ile deniz cephesi de dekompoze edilmiş ve boğulmuştur. Bu kararsızlık dekorasyon uygulamaları ile daha da belirginleşmiştir. Şimdilerde bütün yapı betonarme strüktür ile yeniden kurularak ahşap kaplanmaya başlanmıştır.

Köçeoğlu Köşkü
Mora başkaldırmasından ve Fenerli Rumların Osmanlı politika kadrosundan çıkıp gitmelerinden sonra güçlenen Ermeni ailelerinin içinde Köçeoğlu Ailesi’nin yeri çok büyüktür. Vaniköy sınırındaki Kaymak Mustafa Paşa Camii’nin yanında kireç ocakları ve kireç işleme yerleri var. Bunların hemen yanında da Köçeoğlu yalısı. Ama esas kayda değer mülkleri yamaçtaki büyük köşkleridir.

Bu aileden Köçeoğlu Agop sarayın kilercibaşısıdır. Sultan II. Mahmud döneminde de itibarlı bir yeri olan Agop, 1839’dan sonra Abdülmecid’in has adamı olacaktır.  Aileyi kuran Kirkor Köçeoğlu, Ali Paşa’nın, Abdülmecid’in oğlu ve tahtın varisi Şehzade Murad’ın (Beşinci Murad) para işlerini yönetmektedir. Bu kişilerin borçlanması ve mali olarak daha da batması ile Köçeoğlu Ailesi’nin zenginleşip siyasi güç kazanması birbirine paralel olarak devam ediyor. Köçeoğlu Ailesi’ne Kirkor’dan sonra bankerlikten siyasete uzanan Agop gelecektir. Agop’un Abdülaziz ile olan ilişkilerinden dolayı; 37.000 altına Sultan Abdülaziz’e satıldığı anlaşılan Çengelköy sırtlarındaki köşk, pek çok rüşvet dedikodusuna sebep olacaktır.

Abdülaziz bu köşkü çok sevdiği yeğeni Burhanettin Efendi’ye vermiş, Burhanettin Efendi’nin 1872’de ölümü üzerine II. Abdülhamid, köşkü bir başka kardeşi olan Vahideddin Efendi’ye vermiştir. Önceleri Köçeoğlu Agop’un, Daha sonra Burhanettin Efendi’nin yaşadığı köşkte 19. yüzyıl sonuna kadar Vahideddin Efendi yaşayacaktır.

Vahideddin zamanında köşk büyütülmüş, hatta Rus Çarı’nın V. Mehmed’e (Mehmed Reşat) armağan olarak gönderdiği ahşap takma evin bir eşi köşkün bahçesine monte ettirilmiş. 20. yüzyılın başında köşkte yaşanan ilginç bir olay ise, V. Mehmed’in vefatı üzerine Talat ve Enver Paşaların bu köşke gelerek Vahideddin’i padişahlığa davet etmeleri olmuştur.

Vahideddin Kurtuluş Savaşı sonunda Türkiye’den ayrıldığı zaman köşk Hazine’ye kalmıştır. Bunun birlikte 20. yüzyıla geldiğimizde Köçeoğulları’nın sahildeki yalılarının yerinde de artık Tevfik Cenani Bey’in kurduğu alkol fabrikası yer almaktadır. Günümüze de bu fabrikanın yalnızca yıkıntıları gelebilmiştir. Bugün restoran ve otel olarak yenilenerek kullanıma kazandırılmıştır.

Orhan Erdenen’in, Boğaziçi Sahilhaneleri eserinde belirttiği üzere bundan sonraki kuleli yalı, artnouveau frontonlarıyla, klasik üslup karışımı eklektik tarzda bir yapı. Son restorasyonundan sonra kullanılan alüminyum doğramalar aslında bu karışık üslubun günümüzdeki devamı gibi.

Ve diğerleri…
Bundan sonraki bir diğer kuleli yalı Muazzez Hanım Yalısı. “Fenerli Yalı” olarak da geçen binanın plan ve cephe düzenlemeleri genel Boğaz tarzının dışındadır. Behçet Ünsal bu durumu “bu yalı cephe kompozisyonu ile dönemin anlaşılmamış bir timsali gibidir. Türk Boğaziçi –böylece- yabancı kalfalar elinde boğulmuştur” şeklinde yorumlamaktadır.

Restorasyon sonrası görünümü bir hayli değişmiş olan “Baha Bey Yalısı” izler bu diziyi. 1940’larda yalıda, Elazığ’lı Baha Bey’in vefatından sonra eşi Edibe Hanım kalmaktadır. Bütün tavanları süslü olan evin alt katları o dönemde kiraya veriliyor ve o yıllardan birinde Sabahattin Ali kiralıyor bu alt katı. Geçim sıkıntısı gibi havagazı ve su sıkıntısının yaşandığı o dönemlerde yalı katında banyo olmadığı için haftada bir gün de sandalla Çengelköy’e, hamama gidiliyordu.

Sabahattin Ali’nin Makro Paşa’yı çıkarma hazırlıkları yaptığı günlerde dostları yalıdan eksik olmuyor: Bedri Rahmi, Vala Nurettin, Mehmed Ali Aybar ve başkaları.

Yalının ek bölümünde, Çengelköy’ün unutulmaz şahsiyetlerinden Sarhoş Cemil Bey ve eşi oturmaktalar. Öyle sıkıntılı günlerde renkli simaları barındırıyor yalı.

Bu dizide iskeleden önce son yalı “Server Bey Yalısı”dır. Server Bey’in ölümünden sonra oğlu Siret Bey yalıyı satmış. Birkaç kez el değiştirdikten sonra son sahipleri olan Aydın Bolak ve Varol Dereli elinde başarılı bir restorasyon geçiren yalı, bugün oldukça iyi bir durumdadır.

Bu tarihlerde gerideki dağlar, yamaçlar üstünde birisi İngiliz Ali Bey, ötekisi Hasip Paşa adlarına kayıtlı iki büyük çiftlik var. Zahire nazırı Rıza Bey’in oğlu olan İngiliz Ali Bey, Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğundan ona bu lakap takılmıştır. İçerisinde ünlü bir ayazma da bulunan  İngiliz Ali Bey’in çiftliği 1880’li yıllara, oğlu Ahmet Rıza Bey Paris’e, Jön Türkler’e katılmak için kaçana kadar varlığını sürdürecek ama daha sonraları sahipsiz kalacaktır. Ahmet Rıza Bey 1908’de “Kahraman-ı Hürriyet Özgürlük Yiğiti” olarak İstanbul’a dönmüştür.

Kurtuluş Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin Ayan Meclisi’nde üyelik yapan Ahmed Rıza Bey, 1932’de vefat edecektir. Ölümünden sonra, 1950’lerde çiftliği satılacak ve daha sonra burada kurulan bir kooperatif bu büyük toprakları yerleşime açacaktır.

Hasip Paşa ise II. Mahmud dönemi paşalarından biridir. Beylerbeyi’nde bir yalısı ve Çengelköy’de büyük bir çiftliği vardır. Birkaç kez Evkaf, bir kez Maliye Nazırlığı yapacak, 1870’de adını bu çiftliğe bırakarak yaşamdan ayrılacaktır. Bu yapıların arasında en az bu yapılar kadar değerli ve güzel olan bir canlıdan, bir çınar ağacından bahsetmemek imkansızdır.

Oldukça yaşlı olan bu çınar ağacının (İbrahim Hakkı Konyalı bu ağacın bin yıllık olduğunu iddia eder) dallarının bir çoğu toprağa paralel uzamış, uzunluklarından dolayı kırılmamaları için altlarına destekler konmuştur. Çınarın yanındaki yalıyı yaptıran Abdullah Paşa burada küçük bir cami de yaptırmıştır. Günümüzde gölgesi altında şirin bir de kahve bulunan çınar İstanbul’un en kayda değer ağaçlarından biridir.

Hacı Ömer Camii
Yapım tarihi tam olarak bilinmemekle beraber, Çengelköy’de deniz tarafında, Kaptan-ı Derya Seydi Ali Paşa Sokağı üzerinde bulunan caminin Hacı Ömer isimli bir hayırsever tarafından yaptırıldığı bilinmektedir.

Minberi ve tuğla minaresi 18. yüzyıl içinde I. Mahmud’un annesi Saliha Sultan tarafından tamirat sırasında eklenmiştir. Bugün yapının girişinde yer alan Şair Sadi’ye ait yedi beyitlik ta’lik kitabesinden, 1878’de tamamen yandığı, 16 yıl sonra II. Abdülhamid döneminde Çengelköy halkının yardımlarıyla tekrar yaptırıldığı öğrenilmektedir. Bu kitabe şöyledir:

Cami-i el-Hac Ömer ki doksan altıda yanıp
Kalmış idi arsa halinde on altı yıl tamam

Vakfı bi-hasıl bu yüzden çare na-kabil idi
Hasılı beklerdi bir himmet bu hizmet vesselam

Biliane karyece inşasını tasmim edip
Cümleten bu emr-i hayra eyledik ikdam-ı tam

Etmeyip lakin kifayet eldeki mevcudumuz
Çaresiz kalmışken inşa’at kısmen na-tamam

Saye-i lutfunda Sultan-ı Hamidü’ş-şimenin
Emr-i itmamı müyesser oldu ber-vakf-ı meram

Nam-ı paki hutbe-zib-i minber-i devran ola
Cami-i hüh kubbe oldukça ilahi ber-devam

Söyledi Sa’di ma’a’t-tebşir tarih-i güher
Lutf-ı Hakla buldu müjde cami-i karye hitam

1980’li yıllarda yapılan onarım sırasında girişi, harim kısmında pencere hizasına kadar bütün duvarları, mihrap nişi ve vaaz kürsüsü karolarla kaplanmıştır. Caminin mimari yapısına bakıldığında ilk söylenecekler;  uzunlamasına dikdörtgen planlı, ahşap örtülü, kagir bir cami olduğudur. Üzeri kiremitli kırma çatı ile örtülü yapının saçak hizasında iki sıralı silme ile hareketlendirildiği görülmektedir.

Yan duvarlarda harim kısmını da aydınlatan iki katlı pencere düzenindeki pencerelerin yukarıda olanlarında uçları palmet şeklinde sonlanan ve pencere kenarlarının ortasına kadar uzayan bordürler görülür. Kıble duvarında ise hiç pencere bulunmamaktadır. Günümüzde merdivenlerle ulaşılan giriş cephesinde ise hemen girişte küçük bir taşlık bulunmakta, buradan yükseltilmiş son cemaat yerine camlı bir kapı ile geçilmektedir. Kapı hizasında, sağ tarafta, ahşap bir kapıdan geçilen merdivenlerle mahfile ve caminin kuzeybatı köşesinden yükselen kısa gövdeli, madeni şebekeli, şişik külahlı minareye geçiş sağlanmıştır. Son cemaat yerinin doğu duvarında ise önceleri müezzin odası olarak kullanılırken günümüzde ibadete açılan ek bölüm bulunmaktadır.

Harim kısmına ahşap düz bir kapıdan geçilmekte ve kapının iki yanındaki birer pencere ile son cemaat yeri ile bağlantı sağlanmaktadır. Son cemaat yerinin üstünün mahfil olarak değerlendirildiği, mahfilin caminin içine doğru taştığı, ikisi duvara gömülü, ikisi serbest dört ahşap direk tarafından taşındığı ve ajurlu ahşap korkuluklara sahip olduğu görülmektedir. Yapının üzerini ahşap, ortasında sekizgen çerçeve içinde sekiz kollu yıldız bulunan düz bir tavan örtmektedir. Ahşap minberin kapı köşelerinde “Muhammed” yazılı iki madeni alem bulunmaktadır.

Yapının içinde, 1800’lü yılların sonlarına ait, o dönemin ünlü hattatlarının elinden çıkmış ilgi çekici levhalar ve yine mihrabın yanında, mihrapla benzer süslemelere sahip, ahşap büyük bir saat mevcuttur. Caminin doğu cephesinde bugün içinde üç kabri barındıran küçük bir hazire vardır. Bunlardan en kuzeydekinin caminin banisi Hacı Ömer’e, diğerlerinin de aile fertlerine ait olduğu bilinmektedir.

Şeyh Ahmet Efendi Tekkesi
Her dönem dini yönden önemini yitirmemiş Çengelköy’de rastladığımız bir diğer dini yapı ise Şeyh Ahmed Efendi Tekkesi’dir. 19. yüzyıl sonlarında köyde yaşayan zengin İbrahim Efendi’nin kızı Adviye Hanım, Bedevi tarikatından Şeyh Ahmet Efendi ile evlendirilir. Adviye Hanım saygıdeğer eşi için burada bir tekke kurdurur. 1866’da kurulan tekkenin vakfiyesi 1871 yılında tescil edilmiştir. Dergahın kuruluşu hakkında yazılmış bir levha mevcuttur:

Duhter-i muhsine evsaf-ı İbrahim Edhem
San-i Rabi’a ya’ni Adeviyüzyıle Agah

Öyle bir sahibe-i cüd u seha dervişe
Ki heme ma-melekin Hak yoluna etti tebah

K’itdi inşa Bedevi Silkine bu hankahı
Eyledi zevcini hem post-nişini lillah

Oldu bir zaviye-i zümre-i ehl-i tevhid
Zikredip gel diyelim aşk ile yahü-Allah

Nefy’ü isbat ile düştü ana tarih Şemsi
Zevci Şeyh Ahmed’e yaptı Adeviyüzyıle Dergah

Tekkede bulunan abdest muslukları su haznesi üzerinde “şevketlü mebabetlü Sultan Abdülaziz Han hazretlerinin cariyelerinden merhüme Feleksu Kalfa’nın hayratı 1286” yazılıdır. Tekkenin Halk Caddesi çıkmazında bulunan tevhidhanesi yıkılmış, ahşap meşrutası ile mezarlığı ise günümüze kadar gelebilmiştir.

Aya Yorgi Kilisesi
Çengelköy’ün değinilmesi gereken dini yapılarından birisi de  Ayios Yorgios (Aya Yorgi) Kilisesi’dir. Bu kilise hakkındaki bilgileri kilisenin bugünkü papazı Agustino Nikolayudu’nun 6 Ağustos 2001 tarihinde yerel Çengelköy Gazetesi’nde yayınlanan söyleşisinden  aktarıyoruz:

“Bir zamanların Ta Metainas Manastırı Meryem Ana Kilisesi olarak isimlendirilmiş, bina eski mitolojik tanrılara ait harap tapınağın temelleri üzerine inşa edilmiştir.

Pierre Gylii’nin bu konuda yazdıklarına göre eskiden burada bulunan tarihi tapınağı İmparator İcestincanos, Hıristiyan kilisesi olarak onarıp Allah’a adamıştır. Aynı yazar bir notunda da kilisenin deniz kıyısında bulunduğunu ve boğazdan geçen gemicilerin ziyaretine açık bırakıldığını belirtmiştir.

Türk tarihçi ve araştırmacı N. Fıratlı tarafından da bu eserin, Bizans dönemi öncesine ait olduğu tespit edilmiştir.  Ispartalı Pavsanios zamanında (M.Ö. 477) buraya yeni göçebeler yerleştirilmişti. Daha sonra Asya’dan gelen göçmenler buraya yerleştiler. Zengin ticaret ve Boğaz’da gelişen gemicilik onların buraya gelmelerine sebep oluyordu.

Burada çeşitli kesimlerde bulunan tapınakların, “İra, Ekati, Pluton, Apollon, Afrodit” olarak adlandırıldığını görüyoruz. Bunların yanı sıra Asya’dan gelenlerin de kendi inançları olarak “İsida, Mithra, Serapida” olarak adlandırdıkları tapınaklarının var olduğu bilinmektedir.

Bizanslılardan gelen bilgilerden, birçok Hıristiyan kilisesinin eski harabe tapınakların temelleri üzerine inşa edildikleri bilinmektedir.

İlk adı Metaina olan kilise 1830’da tamir edildikten sonra Aya Yorgi adını almıştır. Dış görünüşü itibariyle de oldukça büyük olan kilisenin geniş bir bahçesi de vardır. 1925 yılında yapılan istimlak neticesinde bugünkü halini almıştır. Günümüzde her pazar ve  önemli bayramlarda ayinler yapılarak az sayıdaki cemaatimizin dini ihtiyaçları karşılanmaktadır.

Aya Pandeleimon Ayazması, Bizans devrinden kalmış ve 1909 yılında yeniden tamir edilmiştir. 27 Temmuz günleri kutlanmakta olan Ayazma’da eskiden panayırlar düzenlenir ve sabahlara kadar eğlenilirdi. Adedi yirmi ikiyi bulan meyhanelerde, bir ay süresince kendilerinin imal ettiği fıçı şaraplar içilirdi.

Bu yıllarda ise 27 Temmuz’da suyu şifalı olan Aya Pandeleimon Ayazması Günü, Aya Yorgi Kilisesi’nde yapılan sade bir törenle kutlanmaktadır.”

Çengelköy Meydanı
Her semtte, her köyde olduğu gibi Çengelköy’ün de bir meydanı vardır. Bu meydanı belirleyen önemli yapılardan birisi 1842 tarihinde Abdülmecid tarafından kagir olarak yaptırılan oldukça güzel karakol yapısıdır. Günümüzdeki karakol binasıyla aynı yerde olan binanın şu an mevcut olmayan kitabesinde yazanlar şöyle idi:

Şahenşeh-i sahib-kerem Abdülmecid Han’ı Hüda
Her gecesin Kadr eylesin her rüzunu id-i said

Lütf-u ‘ata pirayesi cennet gibidir sayesi
Elbette artar payesi ol şaha kim olsa abid

Gör himmet-i şahaneyi bu kuvvet-i ferzaneyi
Yaptı karakolhaneyi Çengelköyü’nde pek sedid

Cevher gibi tebşir eder tarihini kilk-i Lebib
Dil-cü karavulhaneyi şah-ı cihan kıldı bedid

Günümüzdeki karakol binası ise karakol işlevini bırakmış, çay bahçesi olarak kullanılmaktadır.

Bu karakolun hemen önündeki iki çeşme dikkat çekicidir. Bunlardan büyüğü Sadrazam Mehmed Hüsrev Paşa’nın Kavasbaşısı Ahmed Ağa’nın 1853’te yaptırdığı, kesme taştan yapılma dört cepheli meydan çeşmesidir, üstünde altı satırlık mensur kitabe yer alır. İstanbul Ansiklopedisi’nde Alin Talasoğlu’nun belirttiği üzere bu kitabe daha önce Çengelköy İskelesi’ne çıkan köşebaşında bulunmaktaydı.

Geniş bir saçakla çevrili olan çeşmenin çatısı kubbe biçiminde olup, mermerden sade bir aynataşı ve musluk bulunmaktadır. Yapının köşelerindeki oluklu mermer payeler kornişin üstünde de devam etmektedir. Çeşmenin etrafında yapıyı dört taraftan dolanan mermer tekne taşı bulunmaktadır. Günümüzde her ne kadar suyu akmasa da iskele meydanının en güzel objelerindendir.

Diğer çeşme ise küçük bir sütun üzerine yerleştirilmiş lahana motifli mermer bir taştan ibarettir.

Çengelköy Meydanı’nın yüzyıllar boyunca değişmez motifleri olmuştur kahvehaneler ve meyhaneler. 19. yüzyılın Rum meyhaneleri gibi 20. yüzyıl başlarında da bilardolu ve laternalı Barba’nın Gazinosu ve Alaettin Bey’in dişbudak ağaçlarının gölgesi altındaki Yalı Gazinosu zamanının namlı eğlence yerleridir.

Günümüzde Çengelköy
20. yüzyılın başlarından itibaren köşklerin ve yalıların el değiştirmesi başlamış, bununla birlikte nüfusta ve sosyal yaşantıdaki durum da değişmeye başlamıştır. 1950’lerde Çengelköy’ün hızla tepelere ve denizden içerilere doğru gelişmesi ile birlikte esas hızlı değişim yaşanmıştır. Bu zamana kadar bahçe ve bostan olarak kullanılan araziler üzerinde, kurulan  kooperatifler ile yapılan konutlar görülmeye başlamıştır.

İstanbul Ansiklopedisi’nde belirtildiği gibi İstanbul imar hareketleri çerçevesinde gerçekleştirilen Üsküdar-Beykoz sahil yolu yapımı ile Çengelköy-Çamlıca bağlantısı, yerleşmeye kent merkezinden ve çevreden ulaşımı kolaylaştırmıştır. 1961 yılında Bahçelievler muhtarlığının kurulması ile köy Çengelköy, Havuzbaşı ve Bahçelievler olmak üzere üç mahalleye ayrılmıştır.

Günümüzde Havuzbaşı’ndan karakola ve iskele yanındaki meydana kadar birbirini izleyen küçük dükkanlardan oluşan çarşısı, iskelenin yanında 19. yüzyılın ünlü Çengelköy meyhanelerinin geleneğini  sürdüren balık lokantaları, Rum okulu ve kilisesi, Çengelköy bademi diye anılan küçük salatalıkları ile eski Boğaz köyü özelliklerini koruyan bir görünümdedir. Birkaç Ermeni ve Rum ailenin yaşadığı semtte, Ortodoks kilisesinin geleneksel haçı suya atma ve çıkarma töreni, İstanbul genelinden katılımla yapılmaktadır.

Geleneksel Çengelköy kendi özelliklerini bu şekilde korurken, Çengelköy üstlerindeki yeni yapılaşmalar, büyüyen şehrin önemli bir kolunu oluşturmaktadır. Ata-2 Sitesi gibi büyük konut alanlarının yanında Ata Merkez, Pehlivanoğulları Plaza gibi alışveriş merkezlerinin faaliyete geçmesi, İstanbul için Nato Yolu Caddesi gibi önemli bir ulaşım arterinin, aynı zamanda bir ticaret aksı olacağı yönündeki ilk işaretleridir.

Ama asıl sorun, Çengelköy semtinin imarsız ve iskansız siteler yığını haline gelmesidir. O yeşil Çengelköy, Çamlıca sırtları gibi plansız çirkin kütlesel bir beton yığını haline gelmektedir. İstanbul’un ihtiyacı olan az katlı ve bahçeli, ferah evler yerine bir aç gözlülük içerisinde bitişik nizam binalardan oluşan siteler anlayışına ilçe belediyesinin de gelişim adıyla göz yumması, tarihi güzelliklere sahip Çengelköy semtinin geleceği için bir vebal oluşturmaktadır.

Çengelköy, pek çok eski ailenin ikamet ettiği, sanatçı, yazar ve entelektüellerin çoklukla rağbet ettiği, İstanbul’un “vazgeçilemez” mevkilerinden biridir.
 MAÇ PROGRAMI

 

-

 

Maç : İstanbul S.A.L 2010-2011 Sezonu 18-19 Eylül tarihlerinde başlayacaktır.
Tarih :
Saat :İstanbul Süper Amatör Lig'de 2009-2010 Sezonu sona erdi.
Stad : Çengelköyspor S.A.L 4.Grubu 38 puan ile 6. sırada tamamladı.
Saha Kom. :  
 
Tüm Fikstür
Tüm Puan Durumu
 
4. GRUP PUAN DURUMU
TAKIM O G B M A Y P





















 














 
BAĞLANTILAR